Yazılar

Satılıyoruz

 

İşgal tezkeresi meclisten geçmedi. “Her alternatifin bir bedeli var” dediler. Bu sözden Irak’ın işgaline para için katılmak istediklerini anlamıştık. Yani para için satılıyoruz. Biz ABD ve Yahudiler adına kardeş katili olacağız, bunun karşılığında da sofralarımız şenlenecek. Kardeş kanına bulanmış lokmaları işhahı iştahlı mideye indireceğiz. Tabii midelerimiz alırsa. Bu bizi açmadı doğrusu. Başka alternatifler aramaya koyulduk.

Maliyeti kardeş kanı olmayan alternatife evet dedik. ABD’nin vereceği –tabii verirse- cerez parasının kat kat fazlası vergi olarak sırtımıza yüklendi. Kabul ettik. Asla sızlanmadık. Bunu memnuniyet olarak anladılar baştaki beyler ve bayanlar. Aslında zehir bile içerdik. Kardeş katili olmaktansa, cebimizin katili olmayı yeğledik.

Elimizi kana bulamak, alnımıza kardeş katili damgasını vurdurmak, gıdamızı kan ve gözyaşından almaktansa, aç kalırdık. Kardeş katilliğinin vebali çok büyüktü. Katillere yardım ve yataklık etmenin cezası da çok büyüktü. Allah, aynı katilleri bir gün bizim başımıza da bela ederdi. Kardeşlerimize tattırdığımız zulmün kat kat fazlasını tatmak zorunda kalırdık. Eden bulurdu. Ektiğimizden başkasını biçemezdik.

Sırtımıza yükledikleri vergileri tezkere cezası olarak sundular bize. Ya bu savaş, yani işgal tamtamları çalmasa, ne yapacaklardı acaba? Samimi bulmadık tabii.

“Barışın bir bedeli vardır” dediler. Bunun anlamı; “Siz savaşı istemiyorsunuz öyle mi? Biz sizi iliklerinize kadar sömürelim de görün” demekti. “Savaşa hayır diyenler, üç gün maaş almasalar, bu düşüncelerinden vazgeçerler” demişti reis bey. Bu da manidardı. Barıştan çok savaş özlemini dile getiriyordu, ama biz yinede barış diyorduk.

Barışın bedelini her zaman ödemeye hazırdık. Bu yüzden vergi ve zamları hep sineye çektik. Hep evet dedik. Bizlerden alınanların soyguncu ve hırsızlara yedirilmeyeceğini bilseydik, elimizdeki bir dilim ekmeğin yarısını tam orta yerinden böler devlete verirdik. Aç kalmak, kardeş katili olmaktan daha şerefli idi. Şerefsizliği kabul edemezdik.

“Devletin âli menfaatleri” ve “milletin çıkarları” denildi. Ne idi bu menfaat ve çıkarlar asla öğrenemedik. Hakkımız vardı, ama kimse bu öğrenme hakkımızı bize teslim etmeye yanaşmadı. Telim edemezlerdi, çünkü Allah’ın bizler için çizdiği menfaat ve çıkarlar çerçevesine sığmayan çıkar ve menfaatlerle karşı karşıyaydık.

Menfaat ve çıkar adı altında satıldığımızı anlayamayacak kadar –beni mazur görün- aptal ve ahmak olamazdık. Feraset sahibi olmalıydık. Allah Teâlâ, “mü’minin ferasetinden korkunuz” buyurmamış mıydı?

Fakat onlar da haklıydı. Bir asır önceden ipin ucunu puştlara kaptırmıştık. Bizleri maymun gibi oynatıp duruyorlardı. Halk olarak cesur olabilirdik. Bu cesaretimizi her yer ve her zaman kullanabilirdik. Bizler, yöneticilere göre bekar sayılırdık. “Bekara karı boşamak kolaydı.” Onlar bekar olmadığı için mevcut şartlara göre davranabilirlerdi. Efendileri ne derse o olurdu.

Menfaat ve çıkar için kardeş kanı dökmenin kitabımızda yazmadığını biliyorduk. Savaş isteyenler de biliyorlar. Bildiklerini gizlemenin ve küfürle ortaklık kurmanın Allah’a isyan olduğunu da biliyorlardı. Fakat ne açıklayabiliyorlar, ne de bildiklerine uyabiliyorlar. Makam sevgisi ağır bastı galiba.

Biz de taraf olabilirdik. Hakk tarafında olabilirdik ancak. Kafirlere karşı savaşan müslümanların yanında yer alabilirdik. Eğer iki müslüman grup birbirleri ile savaşıyorsa, aralarını bulup sulh edebilirdik. Sulha yanaşmayan tarafı yola getirinceye kadar onlarla savaşabilirdik. Bu bizim görevimizdi.

Son yüzyıllık mazimizde hep kafirlerden yana olmuştuk. Çeçenistan’dan Somali’ye, Bosna’dan Doğu Türkistan’a kaç memleketimizi satmamıştık? Kaç zalime ortak olmamıştık? Kaç zulme imza atmamıştık? Kaç müslümanın kanına girmemiştik? Kaç müslümana zulmetmemiştik? Yaptıklarımızdan dolayı bize karşı yaka silkmeyen kim kalmıştı?

Artık bu yükü taşıyamaz olduk. Milletçe “yeter” dedik. Yeter, yeter!.. Müslüman kanı dökmeye yeter dedik. Yinede satılmaktan kurtulamadık.

Mektebi, mezhebi ve ve meşrebi bozuk olanlar tarafından satılmamız bize ağır gelmezdi. Fakat bizim seçtiklerimiz tarafından satıldık. Yaptıklarının Allah’ın kitabına, Rasûlullah’ın sünnetine sığmadığını bilenler tarafından satıldık. Sevdiklerimiz tarafından...

Millete rağmen, meclisin kararına rağmen, en önemlisi de Allah Teâlâ’nın kanunlarına rağmen satıldık. Hem de çerez parasına çok ucuza gittik. Her şeyin karaborsa olduğu bir dünyada çok ucuza gittik. Bir dilim ekmek parasına... Bir bardak suya.. Ahiretimiz açısından zarardaydık, bari dünyalık olarak bu kadar ucuza gitmeseydik.

Henüz satılmadık diye itiraz edenler mi var? Öyle ise, bir asırdan beri hep satıldık, şimdi yine satılıyoruz diyelim.

Olmaz mı?