|
Üniversiteli Bir Genç
Kıza Açık Mektup 1
Zulüm Cehenneminde Gözlerİnİ Dünyaya Açan BacIm
Başörtüsü
zulmüne karşı mücadele ederken, üzüntüden
veya
başka nedenlerle hastalanarak ya da kazalarda
hayatını
kaybeden mücahide bacılarımın ruhlarına...
M. M. O.
Bacım!
Uzun
zamandan beri sana yazmak, kirletilmiş, düzeni bozulmuş bu dünyada
seni nelerin beklediğini haber vermek istiyordum. Fakat nasip
olmadı.
Altın
tepsi içerisinde bir beyaz gül gibi temiz, berrak ve korkusuzca
yaşayabileceğin bir dünyayı sana sunmam gerekirdi. Yapamadım...
Umutlarının solmasına, avuçlarının boş kalmasına, boynuna zulüm
ilmeğinin atılmasına fırsat vermemem gerekirdi. Onu da yapamadım...
Ancak
sen, benim sana anlatacaklarımı ve senin için yapmam gerekenleri
görerek, hissederek ve en önemlisi de yaşayarak öğrendin. Zulüm
cehenneminde gözlerini açtın, zulüm değirmeninde öğütüldün ve zulüm
kazanında pişerek bugünlere geldin.
O
küçücük cüssenle çok şeyler başardın. Hak tanımaz kralların ve
onların gönüllü askerlerinin rüyalarını böldün. Üzerine manga manga,
bölük bölük, tabur tabur asker ve polis saldılar. Okulunun etrafına
et ve çelikten duvarlar ördüler. Yılmadın... Üzerine tank ve
panzerlerle saldırdılar.
Korkmadın...
Son beş
yılda yaşadıkların ciltler dolusu kitap eder. O başındaki aslı bir
metre kare bez parçası; ama, manası çok büyük olan örtünle
zalimlerin uykularına kezzap döktün. Bedenleri modern(!) dedikleri
çağda; ama, akıl ve fikirleri tek hücreli amiplerle eş değerde olan
idareciler çıldırıyorlar. Ellerinden gelse, seni ve iki milyar
Müslümanı bir kaşık suda boğacaklar. Fakat onların oyun ve
planlarına karşılık Allah Teâlânın da bir planı vardır.
Son
devrin bütün zulüm ve işkenceleri senin üzerinde denendi bacım!..
Aslında
ben de hemen hemen aynı devrede ve aynı zulmü yaşadım. Benim tek
farkım 4 İhtilal görmüş olmamdı. Daha beş yaşlarında Kuran
Okulunda besmeleyi öğrenmeye başladığım bir günde, açlık ve hapis
ile cezalandırılmıştım. Suçum Kuran öğrenmekti. Zulüm çarklarında
öğütüle öğütüle, bilene bilene tecrübe kazanmış olmam başka bir
ayrıcalıktı. Bu tecrübeleri, zulmün ve zamanın seni bitirmek için
düğmeye basmasından önce sana aktarmam gerekirdi. Fakat bu da
olmadı...
Ve sen,
bu çirkinleştirilmiş dünyada kendi ayaklarının üzerinde durmayı
başardın. Dünyanın en sefil ve en kanlı canavarları ile savaşarak
bugünlere geldin.
Seni
tebrik etmem gerek...
Şunu
unutma ki, sen bu mücadelede asla yalnız değilsin. Şu son beş yılda
yüz binlerle ifade edilebilecek çoğunlukta liseli ve üniversiteli
genç kız seninle aynı kaderi paylaşıyorlar. Bu mektubumu senin
şahsında zulüm cehenneminde gözlerini dünyaya açan bütün bacılarıma
yazıyorum. Sen, onları bana anlatan bir aynasın. Gerçek bir
kahraman...
Doğmadan Zulme Maruz Kalmak
Bacım!
Yaşadığın zulmün temelleri doğduğun günden tam 60 yıl önce atıldı.
Hayat defterine ta o zaman kayıt düştüler. Doğduğun günden itibaren
sana reva görecekleri zulmü yıl, ay, hafta, gün, saat, dakika hatta
saniye saniye kaydettiler. Doğduğun günden itibaren de tatbike
koyuldular. Bir de doğmadan önce sana reva gördükleri zulüm ve
işkenceler vardı. Onları hissetmedin bile. Çünkü yaşamıyordun sen...
Çünkü daha doğmamıştın...
Zulüm
araçlarını sen doğmadan hazırladılar... Zulüm robotları imal
ettiler... Emirlerini eksiksiz yerine getirecek ve sana düşmanlık
yapacak köleler yetiştirdiler.
Biliyorum bunu nasıl yaptıklarını merak ediyorsun. Müsaade edersen
hemen anlatayım.
Önce bir
gecede okur yazar milleti alfabe değiştirerek okumaz-yazmaz hale
getirdiler. Ana-babaları ve tüm milleti bir gecede karacahil
yaptılar. Bunların yaptıklarının dünyada bir benzeri yoktur. Sonra
onların imanlarını çaldılar. Daha sonra da onları korkaklaştırdılar.
Sen doğmadan, ana-babanın ve toplumun desteğini kaybetmeni
sağladılar. İmansız yaptıkları insanlardan sana cellatlar ve
işkenceciler ürettiler. Şimdi senin üzerine panzer sürenler,
döğenler, kurşun atanlar, sahip çıkmayanlar, sana çirkin tekliflerde
bulunanlar bu devletin kuluçka makinesinde tavuk üretir gibi
üretilmişlerdir. Bunlar uzaydan gelmediler. Bu düzen üretti bu
zalimler güruhunu.
Evet
seni yalnızlaştırdılar. Sen, sanki bir ıssız adada yalnız başına
bırakıldın. Etrafında milyonlarca beden var, fakat yine de
yapayalnızsın. Et ve kemikten duvarlar vardır etrafında, ama gene de
yalnızsın.
Etrafındakiler senin dilinden anlamıyorlar. Zevklerini, ümitlerini,
acılarını, korkularını, hüzünlerini paylaşacak insan bulamıyorsun.
Düşündüklerini, hissettiklerini ve isteklerini anlatacak insan
bulamıyorsun. Konuştuklarını bile anlayacak birilerine ihtiyaç duyar
hale geldin.
Bu
toplumu kabloları kopmuş lambalar haline getirdiler. İnsanların
aralarındaki bağlantı kablolarını çekip aldılar. Milyonların
arasında yalnız kalmamızın nedeni bu. Birbirimizi anlayamamanın
nedeni de bu.
Daha üç
ay önce yetmiş yaşındaki anneme şunu söyledim: Benden önce sana bir
üniversite bitirtmeliydim. Zalimler, seni cahil bırakarak, seninle
benim arama kocaman kocaman duvarlar ördüler. Anne ve evladını
birbirinden kopardılar. Şimdi ben seni anlayamıyorum, sen de beni...
İkimiz de birbirimizden kopuğuz. Annem bu sözlerime boynunu
bükmekle cevap verdi.
Benim
anne ve babamla yaşadıklarımla, senin anne ve baban ile yaşadıkların
arasında temelde bir fark yok. İkimiz de zulmün mimarlarının bu
millete reva gördüklerini yaşıyoruz. Belki ben biraz daha
şanslıydım. Bir de erkek olmam bir avantajdı. Şimdi sen kat kat
fazlasıyla yaşıyorsun benim daha önce yaşadıklarımı.
Bu
milleti bitirmenin tek yolu seni, gelecek neslin annesini/annelerini
bitirmekti. Bundan öteye bir yol bulamazlardı. Fravun gibi yeni
doğmuş çocukların tamamını öldürseler/katletseler, yine Musalar
türeyecekti. Yine anneler Ayşeler, Fatmalar doğuracaktı. Yine
onların saltanatları da Fravunun saltanatı gibi yıkılacaktı. Seni
bitirirlerse, büyük dertten kurtulmuş, saltanatlarını yıkılmaktan
korumuş olacaklardı. Onun için senin yollarına dikenler serptiler...
Mayınlar döşediler... Engeller diktiler... Hendekler kazdılar...
Uçurumlar oluşturdular...
Senin
için tuzaklar hazırladılar. Fuhuş tuzağı... Bar, pavyon tuzağı...
Alkol tuzağı... Uyuşturucu tuzağı... Fakirlik tuzağı... Cehalet
tuzağı...
Senin
bitişini görmek, süfli emellerine nail olabilmek için akla hayale
gelmedik yollar denediler, oyunlar oynadılar. Fakat sen, bütün
engelleri aştın... Bütün tuzakları boşa çıkardın... Bütün hile ve
planları tersyüz ettin.
Bunların
bütün kızgınlığı, hırçınlığı, öfkeleri ve düşmanlıkları buradan
kaynaklanıyor. Çünkü seni bitiremediler... Kendi emellerine yem
yapamadılar... Gelecek nesillere alnında koca koca lekeler bulunan
anne bırakamadılar...
Fakat
sana bir Bermuda üçgeni bıraktılar. Artık seni Bermuda Üçgeninde
yok etmeye, ya da yok ettirmeye çalışıyorlar.
Bermuda Üçgeninde Boğulan Gençlik
Bacım!
Sana
Bermuda Üçgeninde boğulmak istendiğini ifade etmiştim. Düzen, seni
üçlü düşmanın tam orta yerine attı. Hangi tarafa dönsen, orada bir
düşman seni bekliyor. Hata yapmanı ve tuzağa düşmeni bekliyorlar.
Kapana kısılmış bir kınalı keklik gibi seni avlamanın hesaplarını
yapıyorlar.
Varolmak
veya olmamak noktasında verdiğin mücadeleden zaferle çıkman, iman ve
sabrına bağlıdır. Esas duruşunu bozar, günü birlik gayelerle pes
edersen, bütün emeklerin boşa gider.
Bu
mücadelede tek yardımcın Allah Teâlâdır. Bunu asla aklından
çıkarma! En yakınından en uzağındaki insanlara kadar bir çok insan
bilerek ya da bilmeyerek zulmün yanında yer alıyorlar. Onlar,
isteyerek, ya da istemeyerek zulme destek oluyorlar. Belki bunların
bir çoğu bunun farkında bile değillerdir.
Menfaat,
korku ve nemelazımcı bir tavır ile zulme ortak olanlar, senin en
azılı ve en tehlikeli düşmanlarındır. Çünkü hiçbir Tağut, ya da
zalim, zulmünü alkışlayan, destek olan, gönüllü asker olan ve
tarafsız kalan insanlar bulamadıkça zulmedemez. Zalimler, gücü
gönüllü erlerinden alırlar. Bu yüzden zalimlerin yanında yer
alanlar, zalimler kadar kanlı ve suçludurlar. Ve onlar kadar da
tehlikelidirler.
Sana,
senin bermuda üçgeninde neler var, onları anlatayım istersen.
Birincisi Okul
Okuldaki
zulmün temeli ta 80 yıl önce atıldı. Savaşlardan yeni çıkmış olan
millet, ne hileyi anlayabildi, ne uyanabildi, ne de hilekarlara
karşı koyacak gücü kendinde bulabildi. Millet, bütün cephelerde geri
püskürttüğü düşmana Ankarada yenik düştü. Çanakkalede savaştığı
küfür, Çankayada başına çöreklendi.
Sen
tesettür zulmünü okulda tattın. Aslında bu zulüm, ta ilkokulda
tatbik edilmeye başlamıştı. Zulüm ilkokula başladığın gün sahneye
konuldu.
İlkokulda başını açtılar, ana-babalardan ses çıkmadı. Ortaokula yine
başın açık olarak kabul ettiler. Buradaki zulme de ana-babalar ses
çıkarmadılar. Genç kızlığa adım attığın günlerde örtüsüz olarak
liseye başlamak zorunda kaldın. Ana-babalar uyumaya devam ettiler.
Üniversiteye yine tesettürsüz olarak devam etmek zorundaydın.
Bir gün
dinin emrine uyman gerektiğini öğrendin. Ana-babalar bile bu emri
unutmuşlardı. Sen öğrettin onlara Allah Teâlânın emrini. Müslüman
kadının tesettürlü olması gerektiğini siz genç kızlar haykırdınız
kararmış yüzlü devlet adamlarına. Bu onların dayattıkları dine
isyandı... Onları boykottu... Onları tanımamaktı...
O
küçücük cüsselerinizle onların uykularını kaçırdınız. Rüyalarını
böldünüz. Yüzlerine acısı asla unutulmayacak şamarlar indirdiniz.
İşte
senin ve arkadaşlarının suçları...
Allah
Teâlânın cennet ile mükafatlandıracağı güzel ameller, şeytanın
neferlerinin kanun veya kafalarında dünyanın en acımasız cezalarının
verilmesi gereken suç oldular. Zalimlerin, Tağutların ve
kafirlerin kanunları böyle yazıyor, böyle kabul ediyordu.
Zulüm
tacirleri seni cezasız bırakmaya niyetli değillerdi. Ellerinden
gelse, istek ve arzularına uymayan ve kendi dinlerine iman etmeyen
insanları toptan katletmek
isterler. Katillik
onlara su içmek kadar kolay gelir. Hemen işe koyuldular. Daha önce
yaptıklarını tekrar yapmaya başladılar.
Ve bu
milletin evlatlarına yine bu milletin evlatları olan er askerleri ve
polisleri saldırttılar. Maşallahı var bu kölelerin de!.. Mübarekler,
efendilerinin emirlerini harfiyyen yerine getirmekteler. Üzerlerine
panzerler sürdükleri... Döverek sakat bıraktıkları... Sokaklarda
sürükledikleri... Sokakta sürükleyerek anne karnındaki çocukların
ölümüne sebep oldukları... Okul önlerinden toplayıp otobüslerle
götürüp, dağ başına bıraktıkları... Okullarının etrafına etten
duvarlar örüp de okullara almadıkları.. Zulmün envai çeşitlerini
denedikleri bu çocuklar sanki kendi kardeşleri değildi de uzaydan
gelmişlerdi.
Gözü kör
olsun şu ekmek ve makam kavgasının. İnsanı insanlıktan alıyor ve kul
kul haline getiriyor. İnsanı mana sarayının fildişi kulelerinden
alıyor ve madde çukurunun en pis cehennemine razı ediyor.
Bunu
bilen zalimler, kendilerine uşaklıkta kusur etmeyecek insanları
tetikçi olarak seçiyorlar. Kimini satın alarak, kimini açlıkla
korkutarak, kimini de ceza ile korkutarak kendilerine bağlıyorlar.
Ahmak
köleler, efendilerinin gözünden düşmemek için bu milletin
evlatlarına olmadık zulmü reva görüyorlar. Zalimlerin önünde kedi,
mazlumların karşısında arslan kesiliveriyorlar.
Bunlar,
aynı zalimlerin zulüm defterinde kendi isimlerinin de kayıtlı
olduğunu görmüyor, bilmiyor ve hissetmiyorlar. Günü kurtarma
savaşından öteye geçemiyorlar.
Yazıklar
olsun onlara!..
İkincisi Aile
Zalimler
güruhunun zulmü ile üniversite kapıları yüzünüze kapandı. Dert
burada da bitmedi. Diplomalı üniversite yerine hayat
üniversitesinden eğitimimi alırım diyemediniz. Bunu bile size çok
gördüler. İşte bu safhada aileyi devreye soktular. Yani burada aile
baskısı başladı. Bu ötekisinden de acıydı.
Çünkü
zalimler, ana ve babaların beyinlerin yıkamış, düşünemez, akledemez,
iyi ve kötüyü birbirinden ayırdedemez hale getirmişlerdi.
Anne-babaları kızlarına başını aç da okulunu bitir diyecek hale
getirdiler. Bu teklife senin gibi bir çok genç kız maruz kaldı.
İman
perdesini yırtıp, üryan bir şekilde diploma sahibi olmanın hiçbir
kıymetinin olmayacağını bilmiyorlardı. Aynı zulmün okul sonrası yine
kızlarının yakasını bırakmayacağını düşünemiyorlardı. Onlar zalime
karşı koyup, evlatlarının haklarını alacakları yerde, kendi
evlatları ile savaşmayı tercih ettiler. Onların savaşı, otomatik
silahlarla, tank ve panzerlerle bu küçücük cüsseli kız çocuklarının
karşısına dikilmek değildi. Anne ve babalar, zalimlerin istek ve
arzularını destekler mahiyette bir tek kelime sarf etseler, bu yeter
o çocukları mahvetmeye. Birçok ana-baba bunu yaptı maalesef. Bir
kelime ile çocuklarına dünyanın en büyük zulmünü yaptılar. Belki
bilmeden bunu yaptılar; ama, zulmü meşrulaştırmış oldular.
Başını aç ve okula öyle gel!
Başını aç ve okulunu bitir!
Bu iki
emrin birbirinden ne farkı var? Birincisi kendi elleri ile
yaptıkları anayasalarında bile olmayan bir yasağı dayatanlara ait.
İkincisi de, Allahın emirlerine karşı gelmeye zorlanan kız
çocuklarının anne ve babalarına ait. İki emirde de yasak var. İki
emirde de Allaha isyana teşvik var.
Fizik
kurallarını bile felce uğratacak bir birleşim. Kimya deneyinde
dünyayı alt üst edecek bir patlamayı gerektiren zorlama. Fakat bu
zulümde birbirine zıt iki kutup bir araya gelebiliyor her nedense.
Okul;
Başını aç ve okula öyle gel! derken, anne ve babalar da;
Başını aç ve okulunu bitir! diyebiliyorlar. Yasakta birleşen
iki kutup...
Ebeveynlerin, kendi evlatlarına yapılan zulme karşı koymayıp,
evlerine kapanmaları zalimlere en büyük desteği sağladı. Onları
şımarttı. Onların kendilerini dev aynasında görmelerini temin etti.
Onları gorilleştirdi.
Düzenin
istediği de buydu zaten. Seni ve senin arkadaşlarını ailesi
tarafından da yalnız bıraktırmak. Açıkçası aileler evlatlarını
yalnız bıraktılar. Bir koyunun kendisini kurtarma pahasına yavrusunu
kurda teslim etmesi gibi...
Üçüncüsü Toplum:
Okuldan
atıldınız... Aileden dışlandınız... Geriye kendi ayaklarınız
üzerinde durmak için gayret etmeniz kaldı. Onu da başarabilmeniz
için maddeye ihtiyacınız vardı. İş bulmalı ve başkalarına muhtaç
olmadan hayatınızı devam ettirmeliydiniz.
Yalnızları oynamalıydınız... Fakat şeref ve haysiyetinizle
yaşamalıydınız. Namus ve iffetinizle ayakta durabilmeliydiniz. Zaten
tek istediğiniz bu değil miydi?
İş
aramaya koyuldunuz. Birçok kapı sırf başörtünüzden dolayı yüzünüze
kapandı. Müslüman olduklarını söyleyenler bile düzenin katillerinden
korktukları için size iş vermediler. Halbuki yaptığınız işin
karşılığı karın tokluğundan başka bir şey olmayacaktı. Fakat siz
buna da razı idiniz.
Bazı
köle tüccarları bunun da ilerisine gittiler. Siz iş istediniz, cevap
olarak metres olma teklifini aldınız. Bunların içinde her görüş ve
tiynette adam vardı. Size emeğinizin karşılığını vermeyenler,
kabalığımı mazur görün etinizin karşılığı olarak ağuç dolusu para
saçmaya hazır idiler.
Size bir
ev kuracaklar, bol para verecekler ve süflî emellerine sizin
bedeninizi alet edeceklerdi. Metresten başka isminiz de, cisminiz
de olmayacaktı.
Bazıları
da imam nikahlı eş teklifi yaptılar. Ülkenin kanun koyucularının
sırf İslâmî bir kanun olduğu için işlevsiz hale getirdikleri nikah
ile dedeniz yaştaki adamların sözüm ona eşleri olacaktınız. Bu
adamların eşleri, çocukları ve torunlarından köşe bucak
kaçacaktınız. Beyler, bu evliliği size ne Allah Teâlânın, ne de
kullarının kabul edeceği bir şekilde teklif ediyorlardı. Bu
yaptıklarını kimse bilmeyecekti. Yıllardır beraber yaşadıkları
eşleri duymayacaktı. Çocukları seni onun yanında görmeyeceklerdi.
Köşe bucak onlardan kaçacaktın. Bir bakıma mahkum hayatı
yaşayacaktın. Bu evliliği sır gibi saklayacaktın.
Bu
yapılanın bir evlilik olmayacağını daha sonra toplumda birçok
kötülüklere ve çirkinliklere zemin hazırlayacaklarını bildikleri
halde... Evlenen iki insanın bu evliliklerini mutlaka insanlara
duyurmak zorunda olduklarını bildikleri halde... Bir genç kızın
hayallerini yıkmak, onun zor durumundan faydalanmak pahasına bu
teklifi yapıyorlardı.
Senin
sırlarını açıkladığım için özür dilerim bacım. Beni affet!.. Bunları
anlatırken bile yüzüm kızarıyor, sinir krizleri geçiriyorum; ama,
yinede anlatmalıyım. Çünkü zamanın Ömeri olup, kafalarını
bedenlerinden ayıramadım bu adamların, bari çirkinliklerini
insanlığa açıklamama izin ver. Allah Teâlâ beni bu olanlardan hesaba
çekeceği zaman, ben bu olanları ancak insanlığa açıklayabildim
Allahım demeye yüzüm olur belki.
İşte
senin bermuda üçgenin!.. Seni bitirmek için düzenin kurduğu pusu...
Üç köşesinde üç düşman, ya da sana düşman edilmeye çalışılan üç grup
bulunan bir bermuda üçgeni. Düzenin seni bitirmek için bulduğu üç
silah. Çapraz atışlarla seni yok etmek istediği bir planın
parçaları...
Gelecek için endişeliyim...
Kısa
süre önce sen bana şunu söyledin bacım:
Gelecek
için endişeliyim...
Ateşte
kaynatılan yağ kazanını başımdan aşağı aktarırcasına kahırla
söylenmiş bir söz..
Gelecek
için endişeliyim...
Göğsümü
kör bıçaklarla yarıp, ciğerlerimi yerinden koparırcasına acı bir
feryat...
Gelecek
için endişeliyim...
Bedenimi
kör bıçaklarla doğrayarak gram gram parçalara ayırırcasına acı veren
bir haykırış...
Gelecek
için endişeliyim...
Bu
ülkede bir yiğit erkek kalmadı mı? diyen haykırışların en sonuncusu
olan, ve taşlaşmış yürekleri bile mana denizinde eritip tekrar insan
cismine büründürmeye vesile olacak olan bir haykırış...
Gelecek
için endişeliyim...
Nokta ve
virgülüne kadar doğru bir söze, bu haykırışa ancak şapka çıkarılır.
İstisnasız, katıksız ve doğru bir endişe.. İçinde insanlık
kırıntılarını bulunduran insanlar, ya bu haykırışa adam gibi cevap
verir, gereğini yerine getirir, ya da ölümü bekleyen koca karılar
gibi inlerinde pineklerler.
Gelecek
için endişeliyim...
O an
neler hissettiğimi bir bilsen bacım! Bütün zalimleri bir kaşık suda
boğmak, yeryüzünü bütün pisliklerden temizlemek isterdim. Tertemiz
bir dünyayı gelecek için endişeleri olan herkese ellerimle sunmak
isterdim. Herkes tarafından yalnız bırakılan senin gibi
bacılarıma...
Endişelerinde yerden göğe kadar haklısın. Her genç kız, geleceği
olan bir dünya ister. Huzurlu bir yuva, adam gibi bir eş ve yuvayı
şenlendiren çiçekler ister. Yürüyen, koşan ve konuşan çiçekler...
Sana
kestirme yoldan söyleyeyim:
Sen,
efendilerinin gözüne girmek
için sana zulmedenlerin, iş istediğinde sana metres hayatı teklif
edenlerin ve kızlarının haklarına sahip çıkmadıkları gibi, elleri,
dilleri ve gönülleri ile zalimlerin yanında yer alan ana-babaların
hangi iyi evladı ile yuva kuracaksın da, gelecek için
endişelenmeyeceksin. Lütfen bana söyler misin? Zalimlere ve onların
evlatlarına nasıl güveneceksin? Onlar, kendi evlatlarına acısalar ve
iyi birer evlat olmalarını isteselerdi, sana zulüm etmez, zalimlerin
yanında yer almazlardı.
Endişelerinde dünya kadar haklısın.
Endişelerini koru, ama umudunu yitirme! Her karanlık gecenin bir
aydınlık sabahı olduğunu da unutma!
Müslüman, sadece Allahdan korkar ve
sadece Allahdan umut eder. Yaşantısını da ümit ve korku arasında
bir noktada ikame eder. Terazinin ibresi tam ümit ile korku arasında
durur.
İsteklerini sadece Allah Teâlâdan iste. Bu köhnemiş ve çürümüş
toplumdan ne bir şey iste, ne de bir şey bekle. Her şeyi Allahdan
iste, Allahdan bekle!..
Duvaların kabul edildiği mutlu ve
kutlu bir gecede ellerini aç ve Allaha yalvar. Yüreğini Allaha
aç!.. Dünya ve ahiret için beklentilerini Ona açıkla!.. Yardımı
ve mükafatı yalınız Ondan bekle!.. Ayı, günü ve saati gelince bütün
isteklerine kavuşacaksın, inşaallah...
Takdir-i İlâhi tecelli etmedikçe ve
zamanı gelmedikçe hiçbir şey yapamaz, hiçbir şey elde edemezsin.
Bunları
asla unutma!..
Sen bir
tarih yazdın bacım. Zalimlerin bunca zulmüne rağmen bir tarih
yazdın. Bana da bu tarihe kayıt düşmek kaldı. Beşerî kanunları Allah
Teâlânın kanunlarına tercih etmen için yapılan bunca baskı ve
şiddete rağmen bir tarih yazdın. Beşerin bütün menfaat ve
mükafatlarını elinin tersi ile itip, Allahın kanunlarını tercih
ederek bir tarih yazdın. Bu zamanda zoru tercih ettin. Bütün
düşmanlıklara evet, ama haktan ayrılmaya ve dünyanın sahte
saltanatlarına hayır dedin.
Unutma
ki, sen gelecek nesiller için bir tarih, bir umut ışığı, bir ibret
ve bir abidesin. Yiğit, cesur ve korkusuz bir abide!..
Mübalağa
etmiyorum. Sadece senin destansı hayatını insanlara anlatmaya
çalışıyorum.
Tarihler
gelecek nesillere; Dünyanın en modern silahları ile donatılmış
ordularına tek başına karşı koyan gerçek bir yiğit diye
anlatacaklar. Yanlış anlamalara sebebiyet vermemek için de;
yirmisinde bir genç kız diye not düşülecek. Seni erkeğin bol
olduğu bir ülkede yalnız başına savaşan ve zafere ulaşan bir genç
kız olarak hatırlayacak tarih kitapları.
Ben
şimdiden utanmaya başladım gelecek nesillerden. Kızlar! Siz
gidin, düşmanlarınız ile savaşın. Biz burada sizi bekliyoruz
diyen bir toplumun bir bireyi olmaktan utanıyorum. Yetmiş milyonluk
bir ülkenin erkeklerinin hal, hareket ve tavırları sana yalnız
başına savaşman gerektiğini söylediklerini ifade etmiyor mu? Sana
zulmeden bu toplumun bir ferdi olarak ben de buna dahil değil miyim?
Evet
yalnız kahraman!
Benim
sana bugün yazacaklarım bu kadar. Bundan sonraki mektuplarımda acı
ve ızdıraplarını değil, mutluluklarını, gerçekleşmiş umutlarını
kaleme almak isterim. Allah Teâlâdan bunu diliyorum.
Allah
Teâlâ, sana ve arkadaşlarına sabır ve metanet, bana da güç ve
zalimlerle savaşma kuvveti versin diye dua ediyorum.
Allah
Teâlânın selamı sana, bütün mazlumlara ve mazlumlardan yana
olanlara olsun.
En içten
dualarımla, Allaha emanet ol bacım!..
Muhammed Mücahid Okçu, 30 Ekim 2002
Not:
Mektubu
yazdığımız bu genç kız, ne bir ütopia, ne de bir masal kahramanıdır.
Tam 80 yıl önce yazılmış bir oyunu 21. asırda oynamaya mecbur
edilmiş bir Anadolu çocuğu. Dahası, bu milleti 50 yıl boyunca yalan
ve hileleri ile aldatan Süleyman Demirelin, milletin başına bela
ettiği yahudi Kemal Gürüz ve Kemal Alemdaroğlu tarafından binbir
umutlarla girdiği İstanbul Üniversitesinden zulmedilerek
uzaklaştırılan bir genç kız. Tokatlı bir ailenin Avrupada doğmuş
çocuğu. Yüz binlerce mağdur genç kızdan sadece bir tanesi. Tesettür
savaşının kahramanlarından biri. Çocukluğundan beri yaşadığı bütün
zulüm ve acılarını satır satır, kelime kelime, hatta harf harf
tanıdığım bir genç kız. Bu milletin uyanışına vesile olur düşüncesi
ile bu genç kızın hayatını konu aldık mektubumuza. Bütün insanlığa
ibret olur ümidiyle...
M. M. O |